Zazen neden çok önemli ?

Zazen, oturarak yapılan ve Batı dillerinde çoğu zaman yanıltıcı biçimde meditasyon olarak çevrilen uygulamaya Zen geleneğinde verilen isimdir.

İlk bakışta Sanskritçe dhyana ile zazen aynı uygulamaymış gibi görünür. Ancak aralarında önemli bir fark vardır. Dhyana daha çok zihni belirli bir noktada yoğunlaştırmaya yönelirken, zazen her şeyin farkında olmayı temel alır. Amaç zihni zorlayarak tek bir düşünceye odaklamak değildir. Tam tersine, zihnin doğal akışı içinde derinleşmesine izin vererek oradan içgörünün (prajna) ve şefkatin (karuna) kendiliğinden ortaya çıkmasına alan açmaktır.

Zihin yavaş yavaş sakinleştiğinde düşünceler tamamen yok olmaz; yalnızca eski güçlerini kaybederler. O anda, tıpkı bulanık bir suyun durulmasıyla dibindeki değerli bir inci tanesinin görünür hâle gelmesi gibi, içgörü de kendiliğinden belirir. Aranan şey sonradan yaratılmaz; zaten oradadır. Yalnızca onu örten bulanıklık çekilir.

Bu nedenle zazen, dışarıdan bakıldığında yalnızca sessizce oturmak gibi görünse de aslında son derece canlı bir uygulamadır. İçgörüyü ve sezgiyi, dünyanın en önemli şeyiymiş gibi bütün varlığımızla aramazsak onların ortaya çıkmasını bekleyemeyiz. Bu bakımdan zazen, edilgenliğin içinde saklı etkin bir çabadır.

İçgörü bir kez uyandığında ise kalıpların arkasında saklanan boşluk (śūnyatā) kendiliğinden görünmeye başlar. Böylece her şeyi, özü boşluk olan gerçek böylesiliğiyle (tathatā) görmeye yaklaşırız.

Hem Rinzai hem de Soto manastırlarında Zen uygulayıcıları zamanlarının büyük bölümünü zazen yaparak geçirirler. Rinzai geleneğinde buna ek olarak bir uygulama daha vardır. Öğrenci, ustasının verdiği paradoksal bir soruyu yani koanı çalışır ve belirli aralıklarla ustasıyla sanzen adı verilen bire bir görüşmeler yapar. Bu görüşmelerde amaç doğru cevabı vermek değil, zihnin alışılmış düşünme biçiminin ötesine geçmektir.

Zazen bazen yalnızca oturmak gibi görünür.

Sadece oturmak…

Bir şey beklemeden…

Bir şey istemeden…

Bir amaç gütmeden…

Belki yalnızca zihnin yavaş yavaş sakinleşmesine izin vermek.

Belki de bundan bile azı…

Zihni kendi hâline bırakabilmek ve bunun huzurunu hissedebilmek.

Bir Zen şiirinde söylendiği gibi:

Bir şey yapmadan sakin sakin otur.
Nasıl olsa bahar gelir, otlar da büyür.

Aslında zazen, hayvanların da içgüdüsel olarak bildiği bir dinginliktir. Kediler ve köpekler saatlerce kıpırdamadan oturabilirler. Gövdelerini, sinir sistemlerini dinlendirir; yalnızca var olurlar.

Fakat bizler için durum farklıdır. Sürekli “vaktin nakit olduğuna” inandırılmış, huzursuz ve hızın içine yerleşmiş kent insanları olarak hiçbir karşılık beklemeden sessizce oturabilmek bize çoğu zaman zaman kaybı gibi gelir. Oysa belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam da budur.

Zihin giderek durgunlaşıp saydamlaştığında içgörü kendiliğinden ortaya çıkar. O zaman çevremize ölçmeden, bölmeden, sınıflandırmadan ve etiketlemeden bakabiliriz. Gördüklerimizi soyut kavramların içine hapsetmeden, onları oldukları gibi, yani böylesilikleriyle (tathatā) görmeye başlarız.

İç suskunluk derinleşip sözcüklerle düşünme alışkanlığı gevşediğinde, düşünceden daha keskin bir duyarlılık gelişir. Gören, görülen ve görme eylemi arasındaki ayrım silikleşmeye başlar. Ben ile ben olmayan, zihin ile zihin olmayan arasındaki sınırlar yavaş yavaş çözülür.

Bilinç öylesine berraklaşır ki, hiçbir beklentiniz yokken bir an gelir ve her şey aynı anda tek bir bütün olarak görünmeye başlar. Üstelik bu noktaya herhangi bir hedefe ulaşmaya çalışarak değil, hiçbir hedef gütmeden gelmişsinizdir.

İşte Zen’in samadhi adını verdiği içsel durum belki de buna en yakın deneyimdir.

Hui-neng’in açıkça ifade ettiği gibi zazen, zihne düşünce, duygu ya da algının girmesini engellemeye çalışmak değildir. Zaten böyle bir şey mümkün olabilir mi?

Zen şiiri bunu çok güzel anlatır:

Düşünmemek de düşünmektir.

“Düşünmeyeceğim.” diye düşünmektir.
Bu da bir düşüncedir.
Düşünmek ya da düşünmemek…
Bu ikilemden nasıl çıkmalı?

Zen uygulayan kişinin amacı “ileride bir gün aydınlanmak” ise, aslında hâlâ gelecekte yaşamaktadır. Oysa Zen’e göre uyanış, gelecekte gerçekleşecek bir olay değildir. Uyanış, zamanın tam merkezinde, yalnızca şimdi gerçekleşebilir.

Şimdiki zaman yaşamın ta kendisidir.

Bu yüzden denir ki; insan Buda olmak için Zen uygulamaz. Zen’i uyguladıkça zaten Buda doğasına sahip olduğunu fark etmeye başlar.

Bu noktadan sonra zazenin duruşu ve temel kuralları devreye girer. Bunları farklı kaynaklardan ayrıntılı biçimde öğrenmek mümkündür. Benim açımdan ise en önemli unsurlar; doğal ama dik bir omurga, sürekli gözlemlenen bir zihin, açık duyular ve acele edilmeyecek kadar geniş bir zamandır.

Sezgi (prajna) yavaş yavaş uyanmaya başladığında zihnin eski alışkanlıkları yeniden devreye girmek isteyecektir. Bir anda kendinizi bağdaş kurmuş hâlde günlük sıkıntılarınızı düşünürken bulabilirsiniz. Bana göre bu son derece normaldir. Bu nedenle başlangıçta beş dakika yeterlidir. Sonra on dakika… Zamanla bedeniniz izin veriyorsa kırk beş dakikaya kadar çıkabilirsiniz.

Benim bakış açıma göre Zen uygulamaları içinde insanı gerçeklikle en doğrudan buluşturan çalışma zazen’dir. Aynı şekilde, uzun süre yapılmadığında koşullanmış düşünceler sessizce geri döner ve insan kendini yeniden samsara denilen alışkanlık döngüsünün içinde bulabilir.

Şimdiden uygulamalarınızda bol sabır ve iyi bir yolculuk diliyorum.

Son olarak küçük ama önemli bir tavsiye… Zazene oturmadan önce rahat bir oturma yastığı edinmenizi, diz ve bileklerinizi desteklemek için yumuşak bir örtü kullanmanızı öneririm. Uzun süre hareketsiz otururken beden ne kadar rahatsa, zihin de o kadar kolay dinginleşmeye başlar.