Tathata nerede

Zen içerisinde beni en çok etkileyen kavramlardan biri tathata, yani gerçek böylesiliktir. Aslında tathata, kelimenin tam anlamıyla bir kavram değil; doğrudan doğruya gerçeğin kendisidir. Onu tanımlamaya çalışmak bile bir bakıma ondan uzaklaşmaktır. Çünkü tathata, zaten her an gözümüzün önündedir. Mesele onu görebilecek bir bakış geliştirebilmektir.

Renklerin, biçimlerin, isimlerin ve çeşitliliğin ardında evrenin değişmeyen gerçekliği vardır. Fakat zihnimiz, yıllar boyunca edindiği koşullanmalar, yargılar ve alışkanlıklar nedeniyle bu gerçekliği olduğu gibi göremez. Zen’in sözünü ettiği iç özgürlük de tam burada başlar: Maya’nın, yani yanılsamanın perdesini aralayarak dünyayı gerçek böylesiliğiyle görebilmek.

Budizm’in özü de aslında bu deneyimde yatmaktadır. Rivayete göre Gautama Buddha, Gaya’daki Bodhi ağacının altında tam ve aşılmaz aydınlanmaya (anuttara samyak sambodhi) ulaşmadan yerinden kalkmamaya karar verdi. Yıllarca yoga, çile ve meditasyon uyguladı; insanın neden acı çektiğini, neden doğum ve ölüm döngüsüne (samsara) bağlı kaldığını anlamaya çalıştı. Sonunda sabah yıldızının doğuşuyla birlikte zihni bütünüyle berraklaştı. O anda evreni tüm kavramsallaştırmaların ötesinde, olduğu gibi gördü. İşte Zen’in tathata dediği şey budur.

Bu nedenle nirvanayı dışarıda aranacak bir hedef gibi görmek Zen’e göre bir yanılgıdır. İnsan aslında hiçbir zaman kaybetmediği bir şeyi aramaktadır. Nirvanaya giden yol, yeni bir şey elde etmekten çok, benliğin yarattığı perdeyi kaldırmaktır. Benlik zayıfladıkça bencillik de çözülmeye başlar. Böylece dünyayı kendi arzularımızın, korkularımızın ve beklentilerimizin merceğinden değil, olduğu gibi görme ihtimali doğar.

Çünkü algıladığımız her şeyi benliğimiz yorumlar. Her düşünceyi, her olayı ve her insanı geçmiş deneyimlerimizin oluşturduğu filtrelerden geçiririz. Bu filtreler gerçeği bozmaz; fakat bizim onu çarpıtılmış biçimde algılamamıza neden olur. Gördüğümüz şey gerçek değil, gerçeğin zihnimizde oluşan yorumudur.

Elbette bütün bunlar yalnızca okumakla anlaşılabilecek fikirler değildir. Zen ustalarının sık sık vurguladığı gibi, yaşantıya dönüşmeyen bilgi yalnızca sözdür. Tathata’nın anlaşılması da ancak doğrudan deneyimle mümkündür. Amaç, bir ağacı, bir taşı ya da elimize aldığımız sıradan bir yaprağı bile ilk kez görüyormuşçasına, evrenin gerçek böylesiliği içinde görebilmektir.

İşte bu noktada zazen önemli bir araç hâline gelir. Sessizce oturup zihnin doğal akışını izlediğimizde, düşünceler zamanla sakinleşmeye başlar. Onları bastırmaya ya da değiştirmeye çalışmadan yalnızca tanık olabildiğimiz ölçüde zihin giderek berraklaşır. Bu berraklığın içinden prajna, yani sezgisel bilgelik doğar.

İçgörü ortaya çıktığında artık olaylara ölçmeden, sınıflandırmadan ve etiketlemeden bakabilmeye başlarız. Gördüklerimizi soyut kavramlarla örtmek yerine, onları gerçek böylesilikleriyle (tathata) algılarız. İçsel sessizlik derinleştikçe gören, görülen ve görme eylemi arasındaki ayrım da yavaş yavaş silinir. Ben ile ben olmayan arasındaki sınırlar çözülmeye başlar.

Belki de Zen’in anlatmaya çalıştığı bütün mesele budur: Gerçeği değiştirmek değil, onu olduğu gibi görebilecek berraklığa ulaşmak. Çünkü tathata hiçbir zaman bizden uzakta olmadı; yalnızca onu örten zihinsel perdelerin arkasında kaldı.